Umutlu Bir Gün

Umutlu Bir Gün

28 Kasım 2012 Çarşamba

Serbest Kıyafet



Öğrencilik yıllarım boyunca nefret ettim önlükten, formadan… Üniversite yıllarımda da; kararı vermek bana kalırsa öğrencilerime giydirmem formayı; asker gibi tek tip olmasınlar, özgün birer birey olsunlar diye çok ahkam kesmişliğim var.

Ne kadar faydalı bir uygulama olduğunu görmek için hem öğretmen hem anne olmam gerekti…

Göreve başladığım ilk yıl, mayıs ortası…

Öğrencilerime okula artık serbest kıyafet giyerek gelebileceklerini söyledim… İlerleyen günlerde birçok öğrencim okul forması ile okula gelmeye devam etti. Çocuklardan birini çağırdım; yavrum okula gelirken forma giyinmene gerek yok dedim. Utana sıkıla verdiği “Öğretmenim benim giyecek başka kıyafetim yok” cevabı o an beni nasıl üzdü anlatamam… Bu olayı bizzat yaşamamış olsam abartıyor bu insanlar diye düşünebilirdim ama zaman acı bir biçimde daha kötüsü de olduğunu bana gösterdi…

Okulda terlik yasak olduğu için ayakkabı alan aileler gördüm. Kışın, yağmurda yaşta sandaletle okula gelen öğrencilerim var ve o sandalet bile sadece terlik yasak sandalette ucuz diye alınıyor. Sokakta 2 yaşındaki çocuklar çorapsız dolaşıyor buralarda. Öğrencilerim sokakta beni gördükleri zaman utanıp sıkılıyor kıyafetlerinin halinden. Şimdi o halleriyle okula gelecekler.

Sabah işe gitmiş ya da yağmurda yaşta çamurda oynamış olan çocuk okul giysisini giydiğinde nispeten temiz gelebiliyordu okula ama şimdi…

Buralarda çamaşır haftada bir bilemedin iki kez yıkanıyor. Sobalı, tek odalı evde oturan çocuk haftada bir banyo yaptığında seviniyoruz. Okul kıyafeti sadece okulda giyiliyor ve hiç değilse haftada bir yıkanıyor ama şimdi…


Rahat koltuklarda karar üreten sayın yöneticiler bir kerede gelip gerçek insanların arasından baksanız ya gökyüzüne. Benim öğrencilerimin kırık pencerelerine naylon yapıştırılmış onlar güneşi göremiyor…
 Bu halleriyle farkları yok seçkin okulların öğrencilerinden ama yarın nasıl olacak sizce?

4 Ekim 2012 Perşembe

Çok doğru:)

Bu sabah sayesinde güne gülerek başladım. Savaş çığırtkanlarına cuk oturan bir cevap göndermiş Avram

3 Ekim 2012 Çarşamba

Sorumsuzluk bu kadar olur!



Bütün sıkıntılar, aksilikler neden üst üste gelir bilmiyorum. İşini iyi yapan insanlar neden bu kadar azaldı son dönemlerde. Biz sevdiklerimizin üstüne bu kadar titrerken başkalarının ilgisizliği, sorumsuzluğu hayatımızı nasıl etkiliyor…

Bu sene öğlenciyim Umut’u okula ben götürüyorum, servis getiriyor. Abisi karşılıyor servisten indiğinde. Bugün okul servisi Umut’ u sitenin girişine varmadan abisi sandığı birini gördü diye!! eve varmadan indirmiş. Dört yaşındaki bir çocuğu 10 metre öteye gitmemek için servisten indirmiş. 

Deniz’in yani büyük oğlumun telefonda Umut gelmedi sözü, servisi arayışım, onların biz Umut’u indirdik sözü, telefonda Deniz’in Umut’u arayan sesi, o arada geçen 10 dakika benim ömrümden 10 yıl götürdü. Ben gaza yüklenip eve ulaşmaya çalışırken aklımda sadece ve sadece oğlumu görmek vardı. Tarif edilemez bir korku, üzüntü, acı…

Abisi sitenin yanında çocuklarla oynarken bulmuş oğlumu ama ya bulamasaydı, ya abisi sanıp yanına gönderdiği çocuk kötü niyetli olsaydı, ya ne yapacağını bilemeyip alıp başını gitse ana caddeye çıksaydı ya ya ya …

İnsan hayatı bu kadar mı ucuz, bu kadar mı önemsiz. Benim gözümden esirgediğim yavrum, sorumsuz mahluklar tarafından neyle karşı karşıya bırakılıyor. Telefonda ağzıma geleni söyledim servis şoförüne, resmen şikayet de edeceğim yarın ama içim soğumadı adam daha üste çıkmaya çalışıyor, bahaneler uyduruyor…

Böyle bir sorumluluğum olmadığı halde öğrencilerim okuldan çıkarken onları kimin teslim aldığını takip ediyorum çünkü ben anneyim ve küçük bir ihmalin bile nasıl sonuçlara yol açacağını biliyorum, çünkü ben insan hayatına önem veriyorum ama annelerine böylesini doğurduğu için küfür edesim gelen mahluklar benim çocuğuma zarar veriyor…

21 Eylül 2012 Cuma

Dert dert dert



Yazmak ya da yazmamak işte bütün mesele… Yazmak istediğim çok şey var ama elim klavyeye gitmedi bir türlü. Okul başladı hem de nasıl başladı. İnanılmaz bir hengame var. Bütün okullar karmakarışık bir halde.

Birinci sınıfta 180 öğrenci 3 derslik, derslik açmak için makam odasından vazgeçemeyen kompleksli bir müdür. Evde var olan bir sürü çocuğun birinden daha kurtulabilmek için 60 aylık çocuklarını okula gönderen veliler.

Mezun ettiğim eski öğrencilerimin büyük kısmı okulu bırakmışlar güya açık öğretim okuyacaklar. Duyunca beynimden vurulmuşa döndüm onca emek… O çocuklar daha 12 yaşında mevsimlik işçiliğe gitmişler bile şimdiden.

Birinci sınıf öğretmeni değilim ama bugün nöbet tutarken dış kapıdan kendisi kadar olan çantasını yüklenmiş “annemi özledim eve gitcem ben” diyen çocukları sınıflarına geri gönderdim. Burada çocuklar çok erken yaşta aileleri ile birlikte mevsimlik işlere gidiyor. Kendi başlarının çaresine bakmaya şehirli çocuklardan daha alışıklar. Yinede 60 aylık gurup sürekli takip istiyor çünkü kural kavramına yabancı. Tuvalete tenefüste gitmek, sırada sabit oturmak, zile göre; öğretmene göre hareket etmek doğalarına aykırı. Kapıda nöbetçi öğretmenler, yüksek duvarlar olmasa onları okulda tutmak mümkün değil. Kaç yıllık öğretmenlik hayatımda (birleştirilmiş sınıf dahil) bu seneki kadar ağlayan çocuk görmedim. Normal çünkü hepsi daha ana kuzusu…

Umut ana sınıfına başladı 4 yaş gurubunda…

30 Ağustos 2012 Perşembe

24 Ağustos 2012 Cuma

Tatil Bitiyor...

Tatilimizin bitmesine az kaldı. Büyük oğlum Fen Lisesini kazandı. Onun okulunun ve küçük kuzunun kreşinin saatlerinin çakışmaması için taşınmak zorundayız. Son iki hafta ev toplamakla geçti. Kısmetse bu hafta yeni evimize geçeceğiz. Eylül ayı sıkıntılı ay. Benim seminer çalışmalarım, çocukların okul hazırlıkları. Kış hazırlıkları. Okullar açılmadan yapılması gereken temizlik, düzen işleri vs başlayacak artık. Bunlara bir de taşınma eklenince sıkıntıya girdim iyice.

Okulların durumu da tam belli değil. Bizim okul ilkokul oldu ama ilçede okul sayısı yetersiz olduğu için ortaokul aynı şekilde devam edecekmiş. Birinci sınıfa kayıt yaptıran 180 öğrencimiz olmasına rağmen sadece üç dersliğimiz var. Bu sene birinci sınıf okutmayacağım için şükür eder durumdayım. Seminer döneminde her şeyin biraz daha netleşmesini umuyorum.

Neyse şimdilik bu kadar. Taşınma bitince kış hazırlıklarımı paylaşmak istiyorum. Hadi hayırlısı…

3 Ağustos 2012 Cuma

Annesini özlermiş!


Umut ile birlikte belgesel izliyoruz. Belgesel mücadeleci bir anne- yavru antilobu konu edinmiş. Antilop yavrusu doğumundan hemen sonra dişi bir aslan tarafından yakalanıyor. Henüz korkuyu bilmediğinden midir yoksa anne sıcaklığı arandığından mıdır bilinmez aslana yanaşıp kokluyor ve insafa gelen dişi aslan onu yemiyor ve gidiyor. Çizgi film falan değil gerçek görüntüler! Yavru antilop ortalıkta aç susuz bütün gün geziyor sürüdeki dişi antiloplardan süt emmeye çalışıyor ancak antiloplar ona aslan kadar bile merhametli davranmıyor, kovalıyor, boynuzlarıyla itiştiriyorlar. Belgesel böyle devam ediyor derken…..

Asıl garip durum bizim evde yaşandı. Umut canhıraş bir biçimde ağlamaya başladı. Önce bir yerinin ağrıdığını falan zannettim. Sakinleştirmeye çalıştım. Ne oluyor oğlum, niye ağlıyorsun derken bomba geldi:
-        Annesini özlemiştir o, annesi gelsin, annesi gelsin! Annesi gelsin istiyorum!!!! Böhüüüüüüüüüü


Benim merhametli kuzum, zavallı yavru annesini bulana kadar sakinleşmedi. Anneyle yavrunun kavuşma anlarında ise tam şenlik havası esti, çığlıklar, sarılmalar, öpüşmeler :D

2 Ağustos 2012 Perşembe

Buz devri 4


Umut’un aklına gelen her an ne zaman izleyeceğiz anne demesine rağmen, filmi görmek için Malatya’ya gitmeyi beklemek zorunda kaldık. Film Adıyaman’a geldi ama buradaki salon ne yazık ki hiç güzel değil. Evde izlemek için dvd sini beklemeyi tercih ederdim doğrusu. Malatya’ya iki günlük bir kaçamak yapınca fırsat bu fırsat diyerek sinemada aldık soluğu. Küçük beyin keyfi yerindeydi tabi ki. Fırsat bu fırsat hem mcdonalds keyfi yaptı hem abur cubur bir sürü şey yedi.


Film üç boyutluydu ve ilk etapta fındığımı biraz ürküttü ama gözlüğü tak çıkar yaparak olayın gözlükte bittiğini anlattıktan sonra keyifle seyretmeye başladı.


Seyretmeyenler olabilir o yüzden konudan bahsetmeyeceğim ama aksiyonun yüksek, heyecan dorukta ve eğlenceli olduğunu belirtmeliyim. Kahramanlarımıza yeniler eklenmiş. Konuya ergenlik sancılarının (şeftali) yansımasıda ayrı bir güzel olmuş. Umut da biz de çok beğendik, çok eğlendik. Tavsiye ediyoruz.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

menü


Dün aksam menümde Pilav, kızarmış tavuk, söğüş salata ve cacık vardı. Herkes paylaşıyor ben de yazayım dedim:))


Bir kaşık zeytinyağı ve iki kaşık yoğurtla terbiyelediğim tavukları actifry’ da kızarttım. Pişmeye yakın baharat ve tuzunu attım, taze kekik ve sarımsak ekledim. Afiyet olsun…



Esse’den aldığım yeni kurulama bezlerimi de göstermek istedim. Çok ciciler:D

Üff tamam konu bulamadım ben de bari bunları yazayım dedim. :)

29 Temmuz 2012 Pazar

Amasra- Safranbolu-Bolu


Düğünü savdıktan sonra sıra gezmeye geldi. Çaycuma birçok gezi noktasının merkezindeydi ve birer gün arayla Amasra- Safranbolu- Bolu gezisi yapabildik.

Amasra; Fatih’in verdiği ismi ile “Çeşm-i Cihan” Allahın özenip de yarattığı bir yer. Daha ilçeye varmadan insanı yeşil ve mavinin uyumu çarpıyor. İnanılmaz güzel bir noktada, ormanlar sanki denizi kucaklıyor. Ne yazık ki insan eli değmiş, çok kalabalık ama yine de birçok tatil bölgesinden daha iyi durumda. Bölgede ağaç işlemeciliği yaygın, buna bağlı olarak Çekiciler Çarşısında çok güzel hediyelik eşyalar bulabilirsiniz.


Gezi günlerimizin ikincisinde gittiğimiz Safranbolu bana nedendir bilmem eski Türk filmlerini anımsattı. Halkın yaşadığı Safranbolu ile koruma altında olan Safranbolu birbirinden ayrı yerlerde. Halkın yaşadığı bölgenin hiçbir özelliği yok ama sit alanına inildiğinde çok farklı bir ortamla karşılaşıyorsunuz. Evler çok güzel, birçoğu otel, pansiyon, kafeterya vs olarak hizmet veriyor. Ahşaptan yapılmış, ince bir zevkin eseri olan evler gerçekten çok güzel. Tarihi Arasta Çarşısı, Bakırcılar çarşısı vs çok değişik. Hediyelik olarak safranlı lokum ve Safranbolu evlerinin maketlerini aldık.



Son gün Bolu’ ya gidip hem teyzemi ziyaret ettik h em de nefis doğasının yansıması Gölcük Mesire alanını gezdik. Bolu için güzel bir şehir diyemeyeceğim ama doğal güzellikleri inanılmaz. O kadar yeşil ve serindi ki sıcak yaz günlerinde ohhhh dedik. Ne yazık ki Bolu’ yu gezmek için vaktimiz kısıtlıydı ve görmeyi çok istediğim Abant’ a gidemedim. Umarım bir daha ki sefere…


27 Temmuz 2012 Cuma

Kına- Düğün


Karadeniz’de kına adetleri bizim buralardan çok farklı değil. Erkekler (Damat dahil) kınaya katılamıyor. Kadınlar kendi aralarında sazlı sözlü eğleniyor. Bizim bu taraflarda erkekler katılmasa da izleyici olarak orada bulunur. Kına elbisesi ile eğlenceye katılan gelinimiz ilerleyen saatlerde bindallı giyindi ama bindallı yeni modaya uygun “Hürrem” elbisesi adı verilen bir giysiydi. Esmer güzeli gelinimize çok yakışmıştı, doğrusu ben çok beğendim. Giyinip ortada salınsam diye düşündüm ama bu kadın deli derler mi acep? Ne yapalım bizimkide Süleyman değil Bülentman desem olmaz mı:D vs iç konuşması sonucunda vazgeçmek zorunda kaldım. Ellerimi kınalamakla yetindim:(



Düğündeyse gelini karşılamaya köçekler geliyor. Yüklü bahşiş koparıyorlar doğrusu. Bizimkine o kadar söyledim hocakocalıkta ısrar etme vizyonunu geniş tut diye ama beni dinlemedi:P



Düğün çok eğlenceli geçti, dört saat boyunca hiç oturmadım. Bütün kurtlarımı döktüm. Bu bana bir süre yeter sanırım.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Nerede kalmıştık?


Defalarca kaybolduk, o kadar çok konuşup, gülüştük ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. En son otobandan ayrılıp bir köye girdiğimizde, navigasyonun gösterdiği yolun üzerine dikilmiş mandıra bizi gerçekten dumura uğrattı. Adamlar yolun üzerine binayı dikmiş, kendilerine uyan bir yerden patika açmışlar. Bu ancak bizim ülkemizde olur diyerek otobana geri döndük. Çaycuma’ya vardığımızda saat gecenin üçü olmuştu. Gecenin karanlığı, yol yorgunluğu derken öğlene kadar uyuyacağımızı düşünürken; havanın temizliği, horozların sürekli ötüşü, kuşların cıvıltısı arasında saat 8 demeden uyandık. Pencereleri açtığımda (evet hava öyle serindi ki pencereleri kapattık:D) gördüğüm manzara inanılmazdı. Ev sahiplerimize söylediğim ilk söz “cennette yaşıyorsunuz” oldu.


 Evlenecek arkadaşımızın ailesi Çaycuma’ya 2 km bir köyde yaşıyor. Bizleri de köydeki evlerinde misafir ettiler. Bizimle birlikte düğün için gelmiş yatılı bir sürü misafirleri vardı. Gurbetçi bir aile oldukları için evleri yazın gelen akrabalarının kalmasına uygun yapılmıştı. Her katta 4- 5 yatak odası vardı ve odalarda banyo bulunuyordu. Yöre insanının misafirperverliği, güler yüzü, bizleri memnun etme çabaları bir araya gelince çok rahat ettik.

Ben Karadeniz taraflarına ne zaman gitsem yaratıcıdan torpilli olduklarını düşünürüm:D Memleketim Malatya doğunun en yeşil illerinden biridir ama ne kadar uğraşırsak uğraşalım sonuçta yağışa bağımlı olduğumuz için Karadeniz’in yeşilinin yanına yaklaşamayız. Çaycuma’da meyvelerin çeşitliliğine, verimine hayran kaldım. Tarıma dayalı bir ekonomileri olmamasına rağmen bu verim gerçekten inanılmaz.

Çaycuma’nın yaz nüfusu genellikle gurbetçilerden oluşuyor. Bu nedenle de küçücük bir ilçe olmasına rağmen çok güzel mağazalar, marketler, çay bahçeleri vs var. Kısacası biz çok beğendik tavsiye ederiz…
YARIN: Kına- Düğün:)

20 Temmuz 2012 Cuma

Tatil, Güzel Tatil:D


Tilki misali döndük dolaştık yine kürkçü dükkanındayız. Hazır evde bilgisayarıma kavuşmuşken gezimizden bahsedeyim istedim. Yakın bir arkadaşımızın düğününü bahane edip çokkkkkkk uzun zamandan beri ilk kez çocuklar olmadan tatile çıktık. Çocuklarımızı küçük bir doğum günü töreninin ardından Mersin’e büyükannelerine bırakıp eşimle düştük yollara. 

Blog yazarlarının bir çoğunun aksine otel tatillerinden hoşlanmadığımı uzun zaman önce fark ettim. Çocuklu olunca tatili otelde geçirmek zorunluluk halini alıyor. Tatilin ileri zamanlarında bu görevi de gerçekleştirip, oğullarımızı; havuz, animasyon, açık büfe üçlüsünden faydalandıracağız. Bu nedenle vicdan azabı çekmeden çocukları postaladım hatta APS yaptım:D

Küçük bir arkadaş grubu ile Mersinde buluşup, yollara düştük. Yol üstünde hoşumuza giden her yerde durduk, defalarca navigasyona aldanıp kaybolduk (biz yanlış okumadık alet yanlış yaptı :P) İlk durağımız; kaybolmamız sonucunda ulaştığımız Bor ilçesi oldu. Borda içtiğimiz leziz çayın üstüne tekrar yola çıktık ve Tuz Gölüne ulaştık. Tam güneşin batışı sırasında ulaştığımız Tuz gölünde manzara beklediğimden daha güzeldi. Görüş açısı boyunca uzanan bembeyaz yüzey insana boşluğun huzurunu hissettiriyordu. Yol üstü bir konumda oluşundan dolayı son derece kalabalıktı buna rağmen temiz oluşuyla bizlerde olumlu bir izlenim bıraktı.


Tekrar yola çıktık ve Ankara’ya ulaştık. Ankara her görüşümde daha büyüyor sanki. Yemek ve konaklama hizmetlerinden yararlandığımız Ankara’da çok oyalanmadık ama kısa zamanda daha uzun süre kalmak için sözleştik.

Tabi üç bin kilometrelik yolculuğumuz bu kadarla bitmedi. Devamı bir dahaki yazıya, beni bekleyin anacımmm:D


11 Temmuz 2012 Çarşamba

Nice yaşlara

Dört yıl oldu kuzum doğalı...Bebeğim iyi ki doğdun, iyi ki varsın.sen olmasan dünyam karanlık olurdu...

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Tatillll gel artıkkkkk!!!! 2


Evde olmak bana pek iyi gelmiyor. Dört yaşında, yerinde duramayan bir çocukla 40 derece sıcaklıkta evde hapis olmak bende panik atak- şizofren- paranoya vs yaratmadan tatilin gelmesi için gün sayıyorum:) Gece serin olduğu için geç saatlere kadar oturup, gündüz zombi kılığında gezmeye başladım. Aynı anda Jean-Christophe Grangé nin son kitabı; Sisle Gelen Yolcu ile İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar kitabını okuyorum dersem ruh halimin çapraşıklığını daha iyi anlayabilirsinizJ Suskunlar henüz bitmedi, Sisle Gelen Yolcu ise zaman zaman durağan bir hal alsa da genelde fena değildi. Yabancı bir çok dizinin bütün sezonlarını bitirdim. Big Bang Theory öneririm. Kısacası tatilllllll Gellllllllll!!!!!!!!!

6 Temmuz 2012 Cuma

TATİL GEL ARTIKKKKKKK!!!!


Sonunda seminer bitti. Merak eden varsa anlatayım; ortalama üçer yüz insan salonlara doldurulduk. Kötü ses sistemi, birbirini yiyen idareciler, kavga eden sendikalar’ a rağmen bir şeyler öğrenmeye çalıştık. Seminerlerin çoğu bilindik konuları tekrardan ibaretti. 4+4’ e dair konu neredeyse yoktu, olanlarda çok yüzeyseldi. Kısacası verimli geçmedi ve ben hala yeni sistemin bize ne getirdiği konusunda net değilim.

Bana gelince heyecanla tatili bekliyorum. Bu sene Batı Karadeniz’e gitmeyi planlıyoruz. Bilenlerin gezilecek yerler hakkında önerilerini bekliyorum. Kendi aracımızla geze geze İstanbul’a ulaşmayı amaçlıyoruz. Her ne kadar öğretmenler “ Çalışmıyor!!” olsa da ben çok yorulduğumu hissediyorum ve iyi bir tatile ihtiyacım var. Umarım her şey güzel geçer.

Birazda oğluştan haberler:
Umut, abisinin Mersin’e gitmesi ile depresyona girdi :D Tabi ben abisi kadar iyi kudurmacılık oynayamıyorum. Havalar çok sıcak olduğu için ancak akşamları dışarı çıkabiliyoruz. Akşama kadar onu eğlendirmek için kırk takla atıyorum ama yine de memnun edemiyorum kuzuyu. Bütün oyunlardan sıkıldığı için her türlü faaliyet çabası en fazla 10 dakika sürüyor. Ipat olmasa delirmemek işten değil. Deniz’ im, canım oğlum ne olur gel, ben senin kıymetini bilememişim:)

24 Haziran 2012 Pazar

offff çok sıcakkkkkk

Şu anda sıcaktan yapış yapış olmuş bir halde tv izlemek yerine Özlem Tunca'nin yerine Taylant da kaplanları sevebilseydim keske:( Ama yapamam, neden mi? Çünkü bir hafta daha üç yüz öğretmenle birlikte donanımsız salonlara doluşup, duymanın imkansız olduğu ortamda güya seminer görmek zorundayım:( Yani Özlem Tunca beni cagirmadigindan, kız Saliha nolur gel sensiz tadı çıkmıyor demediğinden değil:P

16 Haziran 2012 Cumartesi

Ötekileştirmediklerimizden misiniz?


Üniversiteyi başörtüsü konusunda en sert tutum gösteren rektörlerden birinin döneminde okudum. Başörtülü olmadığım halde başörtüsü eylemlerine katıldım çünkü bu konuyu özgürlüklerin kısıtlanması olarak algılıyordum. İnsanları inançları, eğilimleri, farklı düşünceleri nedeni ile “ötekileştirmek, benim gibi düşünmedikleri için yargılamak yanlış görünüyordu gözüme. Yanlışlara karşı sessiz kalmanın ise onursuzluk olduğuna inandım. Bir gün sıra bana da gelir, birileri de gelir benim özgürlüğüme müdahale eder dedim hep kendi kendime. Düşündüğüm gibi de oldu. Gün geldi devran döndü bir dolu zaman geçti, dün başörtülerini özgürce takabilsinler diye birlikte eylem yaptığım insanlar beni ve benim gibi başörtüsü takmayan kadınları “ötekileştirmeye” başladılar. Allah ellerine iman terazisi vermiş gibi insanların inançlarını tartmaya başladılar. Dindar olmanın, hatta bir dine inanmanın bile zorunlu olamayacağını, bunun Allah’la kul arasında olduğunu unuttular. Daha dün kendilerine yapılan baskıları hatırlayıp empati kurmak yerine intikam almayı tercih ettiler. Kadın bedenine; kürtaj, sezaryen, tecavüz başlıkları ile saldıranlar, daha dün başörtülerine uzanan elin bundan farklı olmadığını düşünemediler. Özgürlüğün kişiye, kuruma, fikre göre belirlenemeyeceğini fark etmediler.

Bugün kamu kurumlarında, hastanelerde türbanlı kadınlar çalışabildiği halde; kot pantolonlu, mini etekli kadınların çalışamadığını fark ediyorum. İnsanların darbe yıllarında olduğu gibi fikrini gizlemeye başladığını fark ediyorum. En basit işlerinin hallolması için cemaatlere katılmaya çalışan insanlar görüyorum. Samimiyetin azaldığını ama sözde “inananların” çoğaldığını görüyorum. Başörtülü olmayan bizlerinse evlerde, yollarda, çalıştığımız işlerde, mahalle baskısına maruz kaldığımızı ve “ötekileştirilmeye” başlandığımızı hissediyorum. Bunun sonu nereye varacak bilmiyorum…

3 Haziran 2012 Pazar

Sabah sabah 2



Sabah sabah kafamda duran gözlüğü yarım saat aramışsam,
 Sabah sabah sınavda görevli koca-belly'e dışarıda arkadaşlarla kahvaltı ayarlattığımı unutup cay demlemişsem,
 Sabah sabah iki tane bardak kırmış, bir de toplarken elimi kesmişsem
Bilin ki bu olayların kaynağı benim şaşgoloz, sakar bir insan olmam değil; Umut' un sabah 5:30 da uyanıp, beni de uyandırıp: "Anne, anne biliyor musun ben Duyguya aşığım, o beni öptü " diyerek tekrar gidip uyumasıdır:(

2 Haziran 2012 Cumartesi

Sabah sabah


Yer: Yatak odası
Saat: 7:45
Koca: Gömleğim nerede?
Ben: Her zamanki yerinde
Koca: Saliha pantolonum nerede??
Ben: (Sesimi; uyuyorum görmüyor musun tonuna ayarlamış) Her zamanki yerinde!!
Koca: Kravatım nerede?
Vs vs vs devam eder...

Saat: 19:30
Yer: Oturma odası
Ben: Bu çorap neden burada??!!
Koca: Her zaman ki yerinde ne var:) Hah ha hah
Ben: ??!!

Tanrım erkekleri yarattın tamam ama birazda takip etsen:)

28 Mayıs 2012 Pazartesi

HAYDİ ÇOCUKLAR CAMİYE


Bloğu açarken amacım, anne-çocuk-gezi-yemek vs günlük hayatın bana tat veren, anısı kalsın isteyeceğim kısımlarını anlatıp eğlenmek, eğlenirken de anılarımı biriktirmekti. Mutluluk veren detayları anlatmak istiyordum. Pozitif yaklaşayım her olaya dedim ama olmuyor, OLMUYORRRRRR. Daha üç paylaşım yapmadan olumsuz olaylar peş peşe gelir oldu. Çocuklarımın geleceğinden, mesleğimin küçültülmesinden, ülkemin gidişatından şikayetim var. Blogcu anne imza kampanyası başlattı: “5,5 Çok Erken” çabasına sağlık. Ancak 4+4+4’ün tek sıkıntısı bu değil ki… Bir kere sisteme uygun sayıda okul yok, derslik yok, okula 5,5 yaşında başlayan çocuğun seviyesine inebilecek eğitimde öğretmen yok. Türlü kampanyalarla açılan ana sınıfları ne olacak bilen yok.
Ben 1. Sınıf okutuyorum. 72 ayı dolduran çocuklar bile bazı harfleri yazarken, seslendirirken zorlanıyor, 66 aylık çocuklar bunu nasıl başaracak anlamıyorum. Çocuklar oyunla öğrenecek, ilk sene okumaya geçme zorunluluğu yok diyorlar. Tamam ama hangi derslikte olacak bu oyun soran yok. Benim sınıfım 40 kişi standart ebatlarda bir sınıfım var. Bu çocukların her birinin bırakın oyun oynamayı ayakta dolaşmaları bile mümkün değil. Daha da ötesi hadi genç öğretmen hopladı zıpladı, oynadı (eğitim fakültelerinde buna yönelik ders almadığımızı belirteyim) yaşlı öğretmenler ne olacak. Hali hazırdaki sistemi ezberlemiş, başarılı diye anılan birçok öğretmen bırakın oyun oynamayı, ayakta ders anlatmayı bile zor başarıyor.  Çocuğunu özel okula gönderebilene ne mutlu ama çoğunluk bu gruba dahil değil. Özel okullar yeni sistemle zaten fiyatları katladı. E ne olacak o zaman çocuklarımıza. Ben öğretmenim ve açık olarak ifade ediyorum “Sisteme ilişkin en ufak kurs, seminer vs almadım.” Ben kredili sistem mağduruyum, çocuklarım da bu sistemin mağduru olsun istemiyorum. Elimizden ne gelirse yapmak zorundayız arkadaşlar. Zaman geriye alınamıyor. Çocuklarımızın gelecekleri kararmasın harekete geçme vakti!!!

http://imzakampanyam.com/ilkokul-icin-5bucuk-cok-erken-2-imza-kampanyasi

24 Mayıs 2012 Perşembe

Haremlik-Selamlık


Gençlik ve Spor Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yaz aylarında 9 ilde açılacak kamplarda karma uygulamadan vazgeçilerek, kız-erkek ayrımı getirilmiş.
Arkadaş ben anlamıyorum vallahi anlamıyorum billahi anlamıyorum; bu ülkenin bütün sorunu sıkıntısı bitti mi ki çoluğun çocuğun uçkurunun derdine düştük? Her şeyin başı eğitim; amaç dindar gençlik yetiştirmek amenna; ama yasaklar, tek tip eğitim ne zaman başarı getirmiş. Yasak her zaman tatlıdır. Bugün şeriatla yönetilen İran da bile kapalı kapılar arkasında neler neler yaşanıyor. Korkarım birkaç yıla ilk 4 e başlama şartı kapanmak olur. İkinci 4 de kızlar erkekler ayrı sınıflarda okur.
 Eyyyyyy hükümet Allah lillah aşkına çek ellerini çocuklarımızdan. Kendi çocuğuna ne yaparsan yap ama bizim çocuklarımıza dokunma. Bebe iken okula başlatıp, büyük çocukların arasında ezme çocuklarımızı; aklı uçkurunda çocuklar yaratma. İntikam alacağım diye telef etme.

Alllahım ne olur bizi koru bunların sana olan “sevgisinden”!!

22 Mayıs 2012 Salı

Grev! Grev! Grev

Sadaka misali verilen %3,5 a inat yarın ben de grevdeyim. Nedendir bilinmez hükumet öğretmene; çalışmayan, bosa para kazanan insan yaftası yatıştırmaya çalışıyor. Bir gün olsun öğretmenlik yapmamış, özel okullar dısında okul görmemiş, kırk kişilik sınıfları, okur yazar bile olmayan velileri tanımamış insanlar gelip öğretmenleri yargılama cürreti gösteriyor. Tepkisizlik yapılabilecek en kötü şey. Kimin söylediğini hatirlayamiyorum ama paylaşmak istediğim bir soz var "Dünya can çekişiyor. Kötü insanların kötülüklerinden dolayı değil. İyi insanların sessizliklerinden dolayı."

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Leyla ile Mecnun

Tasoyu biliyon mu sen??:) Efendiliğimden taviz verip döverim şimdi seni:) Bindiğin uçak rötar yapsında üç saat bekle Erdal:) Sacindaki doymamış yağ oranı zaten yüksek bir de limon sürüp salataya çevirme olayı:)) Kız mız yok hiçbirinize,basın gidin evinize:) Tavşanlara fısıldayan adamım, belgesellere çıkacağım:) Tepsi organik mi?? vs vs Bu dizi muhteşem, moralimin bozuk olduğu bir anda tekrarını izlesem keyifleniyorum o ka:))

18 Mayıs 2012 Cuma

Doğal Annelik??


Son dönemde nedendir bilmem yine tartışılır oldu bu konu.  Dönem dönem hortlayıp, tekrar uyuyor sanki:)) Düşündüm, benim enginnn!!! fikirlerimden mahrum kalmayın istedim:)) Arkadaş ben hala anlayamadım bu işi; çocukluk döneminin sonuna kadar çocuğu emzirmek, çocukla birlikte uyumak neden doğal annelik olarak adlandırılıyor?? Ben 5 yaşındaki yavrusunu emziren attı, inekti, ne bileyim maymundu görmedim. Ya da 4 yaşındaki yavrusuyla uyuyan kedi, köpek, aslan da… Doğada genellikle hayvanlar yavrularını kendi başlarına mücadele edebilecek hale gelir gelmez salıverir. Ben iki oğlumu da on sekiz ay emzirdim. Çocuklar kendi kendilerini besleyebildikten, bizim her yediğimizi yiyebildikten sonra emzirmek kendine bağımlı hale getirmekten başka bir işe yarıyor mu? Ne sen ne de çocuk rahat etmezken, deliksiz uyku uyumaya duyduğun hasretlik psikolojini bozarken. Sen dönerken o, O dönerken sen uyanıyorken, eşinle aman uyanacak korkusu ile kaçak göçek cinsellik yaşıyorken, çocuğun gece uykuya sensiz geçemiyorken, onun olmadığı hiçbir program yapamıyorken bu ne kadar sağlıklı bilmiyorum. Büyük oğlumu yanımda hiç yatırmadım. Umut’u ise yanıma aldığım çok oldu. Bir yaşından sonra abisiyle altlı üstlü ranzada yattı. Gece korkarda yanında beni isterse yatağına git demiyorum, alıyorum koynuma koklaya kaklaya uyuyorum. Bazen gece yatağa beraber gidelim diyor, gidiyorum aradan 15 dk geçmeden beni kovuyor; çok kıpırdıyormuşum::) Bana ihtiyacı olmayan çocuğu yanımda mı yatırmalıyım? Farklı düşünenlere saygım sonsuz ama dediğim gibi doğal olan hangisi emin olamıyorum...
.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Anneler Günü


    Cuma günü kreşten geldiğinde koşarak boynuma sarıldı, kendi el izi ile hazırladığı Anneler Günü kartını, kreşin bahçesinden kopardıkları güllerin eşliğinde sundu. İnsan sevinince neden ağlar bilmem ama gözlerim doldu. İyi ki doğurmuşum minik kuşumu dedim. Abisi ile arasında on yaş var, tekrar çocuk kararı vermek için çok düşündüm, bir de ilk anneliğimde çocuk yaşta olmanın getirdiği korku. İyi ki vazgeçmemişim senden:D
Fırsat bu fırsat çikolataya dalmış:)

 
    Anneler Günü şerefine piknik düzenleyelim diyerek, bir araya geldik. Kendimizi çok yormayalım, hafif atıştırmalıklar hazırlayalım dedik ama yine de sofradan kalktığımızda pek hafif değildikJ Hava gerçekten çok güzeldi, çocuklar Anneler Günü diye daha çok kudurdular.:) Umut’ un ağzından ilk  defa ‘YORULDUM’ kelimesi çıktı!!  
Abimiz çok havalıdır. SBS ye hazırlandığından bizimle pek takılmaz:))
 

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Zormuş arkadaş:))


Sayfasına bakıp da yeni yazısı yok diye söylendiğim sevgili blogcu kardeşlerim sizlere geç kalmış özürlerimi sunarım. Her gün yeni yazı yazan değerli arkadaşlarım saygılarımı sunar, ellerinizden öperim. Blogu açalı iki hafta olmadı, bunlar yazacak bu kadar şeyi nereden buluyor demeye başladım bile… Zamanında şöyle gezmeli, tozmalı, atlamalı, zıplamalı bir meslek edinmemişim ki:) Öğretmenim anacığım, ÖĞRETMEN!!! Hem de devlette, hem de aklınıza gelebilecek en sıkıcı şehirlerden birinde:( Ben istemez miyim sizlere gittiğim, gezdiğim yerleri; sinema, tiyatro, AVM, müze anılarımı, fikri mühim kocamı, Einstein’den hallice çocuklarımı anlatayım ama elde malzeme yok neylersin… Minnak şehir, vasat iş, hocakoca, normal çocuk, pek de normal denemeyecek bir kadın; eldeki malzeme bu, idare ediverin artık:)



Okuldu, süttü, zehirdi derken hafta geçiyor. Öğlenci olmanın fırsatlarından yararlanıp arkadaşlarımızla manzaraya karşı kahvaltı yapalım dedik, fotoğraflar oradan..

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Heyyyooooo MİMLENDİM:))))

Arkadaş insan ilk kez mimlenince ne kadar da sevindirik oluyor böyle. Görmemişin mimi olmuş misali yazdıkça yazasım var:) Sevgili Nilberk beni, bu minnacık yeni blog sahibini mimlemiş, hem de en sevdiğim konuda: KİTAP...

1- Ne Sıklıkta Kitap Okursunuz?
Tek çocuk olan bendenizin yegane arkadaşı kitaplar olmuştur hep... Her gün okumaya çalışırım. Tabii Umut'un izin verdiği ölçüde:(

2-En sevdiğiniz yazar/lar?
 Son dönemde Elif Şafak, Orhan Pamuk, İhsan Oktay Anar, Tolkien, Adam Fawer, Ahmet Ümit, Amin Maalouf

3-En beğendiğin Kitap/lar?
En sevdiğim kitaplar: Elif Şafak; Araf, Suskunlar, Olasılıksız, İstanbul Hatırası, Bin Muhteşem Güneş, Uçurtma Avcısı

4-Yerli ve yabancı hangi kitapların yazarlarını daha çok tercih edersin?
Klasikleri tekrar tekrar okuyabilirim. Cinayet romanlarını ve fantastik kitapları da çok severek okurum. 

5- Bugüne kadar en beğendiğin kitap serisi?

 Yüzüklerin Efendisi:))

6- Daha çok hangi tarz da okumaktan hoşlanırsın?
Yukarıda da söylediğim gibi klasikleri çok severim. Arkadaşlarımı güldürecek ölçüde fantastik ve bilim kurgu romanları okurum( Bahane olarak herkese genç bir ruhum olduğunu söylüyorum:) İz bırakmadan cinayet işleyebilecek kadar da cinayet romanı tecrübem var!!!

7-En son hangi kitabı okudun?
Ahmet Ümit; Sultanı Öldürmek

8-Şu anda hangi kitabı okuyorsun?
  Soner Yalçın; Samizdat

9-Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsun? Yeterli mi?
Takip ettiğim bir kitap bloğu yok, önerirseniz sevinirim...

10- Kitap okumak sizin için ne ifade ediyor?

Yalnızlıktan kurtuluşu... 


Teşekkür ederim Nilberk, her şey gönlünce olsun...:)







3 Mayıs 2012 Perşembe

Erkek ve yaprak sarması!!

Bir erkeğin sarma yapıyor olması çok mu ilginç anlamıyorum doğrusu. Facebook sayfamda eşimin sarma yaparken resimlerini yayınladım (makineyle!!) bütün eş dost yorum yaptı. Ben nice sofralar donattım bir beğenen ne bileyim bir dürtenim olmadı:(( Sevgili kocam kişisi koltukları kabarmış, eşine her zaman yardım eden koca pozlarında kasım kasım kasılıyor:)) Cidden öyle olsa yüreğim yanmaz utanmasa suyunu benden isteyecek oysa:)

27 Nisan 2012 Cuma

Köy gezisi-tavuklar canlarından nasıl bezdirilir?!!!



Umutla birlikte dağ bayır gezmeyi severiz.Dün yine yakın köylerden birine geziye gittik.Acik havayı görünce çıldıran evlatcağızım sakinlesme yolunu tavuklara eziyet etmekte buldu. Zavalli hayvanlar Umut'un elinden nereye saklanacaklarini şaşırdılar. Sadece tavuklar mı, sarı kediden hala haber alınamıyor:) Acik hava,bol güneş derken, iştahı iç güveysinden hallice olan ogluş gözlerimi yaşartan bir atak göstererek yufka ekmegini yaladı yuttu:))

25 Nisan 2012 Çarşamba


Uzun zamandır ilk defa bu sene gerçekten baharı yaşadım. Çok sıcak bu memlekette yaz ansızın geliverirdi. Kazakları çıkarıp doğruca yazlıkları giyerdik. Ağaçların çiçek açması bir kaç gün içinde olur biterdi. Bir gün üşürken, diğer gün pişerdik. Bu sene öyle olmadı, bahar tüm güzelliğiyle doldu içimize. Badem, kayısı çağalalarını bolca yedik. Mevsimlik elbiselerimizi giydik. Kocam insanı bile daha mutlu!! Daha ne isterim...

24 Nisan 2012 Salı

En son okuduğum kitap

En son okuduğum kitap Ahmet Ümit- Sultanı Öldürmek. Diğer kitaplarını okudugum Ahmet Ümit yine beğendiğim bir kitapla çıktı karşıma. Kendisini pek severim zaten. Bu sefer ana karakter komiser Nevzat değil. Cinayet hikayesini, tarihle harmanlamış. Konu Fatih Sultan Mehmet üstüne kurulmuş. Çokkkk iyiydi diyemem ama iyi. Ana kahraman Müştak Serhazin'in ruh çözümlemeleri zorlama olmuş sanki. Kitabın sonunda Fatih ile ilgili daha net bir tutum bekledim ama kıvırmayı seçmiş. Her neyse; okunacaklar listenize ekleyin bence...

Ben geldim:))

Herkes blog yazıyor, benim neyim eksik dedim. İste buradayım...istemediği bir sehirde, istemediği bir hayatı yaşayan ama bu döngüden kurtulmak için çabalayan inatçı bir kişiliğim...haydi rastgele:))